Ebu’l-Hasen Ali el-Haseni en-Nedvi’nin Önsözü
Ebu’l-Hasen Ali el-Haseni en-Nedvi’nin Önsözü
Âlemlerin Rabb’i olan Allah Teâlâ’ya hamdeder; Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e, onun âl ve ashâbına ve kıyamet gününe kadar onlara tâbi olanlara salât u selam getiririz.
Şüphe yok ki Hz. Peygamber’in ve sahabilerinin sîretleri (hayat hikâyeleri) ve tarihleri iman kuvvetinin ve din duygusunun en kuvvetli kaynaklarındandır. Müslümanlar bugüne kadar bunlardan iman parıltısı almışlardır. Küllenen kalbler bunlarla alevlenmiştir. Kalbler maddî rüzgârların ve fırtınaların estiği alanda bulunduklarından çabucak sönerler. Kalblerinin sönmesi hâlinde de müslümanlar kuvvetlerini, etkilerini ve kendilerini diğer ümmetlerden ayıran özelliklerini kaybederek cansız bir ceset hâline dönüşürler.
Bu tarih, kendilerine gelen İslâm dâvetine iman ve onu kalbleriyle tasdik eden kahramanların tarihidir. Bu kahramanlar, Allah ve Rasûlü’ne dâvet edildiklerinde “Ey Rabb’imiz! Biz ‘Rabb’inize iman edin!’ diye imana çağıran bir dâvetçiyi (Hz. Muhammed’i veya Kur’ân’ı) işittik ve hemen iman ettik.” (Âl-i İmran/193) sözlerinden başka şey söylememişler ve her konuda Hz. Peygamber’e destek olmuşlardır. Canları, malları ve aşiretleri onlar için pek fazla bir değer taşımıyordu. Allah’a dâvet yolunda her türlü meşakkati göğüslemeye hazırdılar. Bu uğurda acıları güzel telakki ediyorlardı. Bu dâvetin yakîni kalblerine nüfuz etmiş, nefislerine ve akıllarına hâkim olmuştur. Gaybe iman edip Allah ve Rasûlü’nü sevmelerinden dolayı kendilerinden hârikalar sâdır olmuştur. Onlar mü’minlere karşı (kendi aralarında) merhametli, kâfirlere karşı şiddetli idiler. Âhireti dünyaya, gaybı şuhûda (görünür âleme), hidâyeti de mal yığmaya tercih ederler; Allah’a dâvet hususunda çok titizlik gösterirlerdi. Gâyeleri, insanları kula kulluktan Allah’a ibâdete sevkedip bâtıl dinlerin zulmünden İslâm’ın adâletine, dünyanın darlığından âhiretin genişliğine çıkarmaktı. Onlar beşeriyeti dünyanın süslerine ve mallarına önem vermemeye, Allah’a ve cennete kavuşmayı arzulamaya ve (müslümanları da) İslâm yardımının ve hayırlarının doğusundan batısına, dağlarından ovalarına, engin vadilerine varıncaya kadar bütün dünyaya yayılması hususunda büyük gayret sarfetmeye sevketmek istiyorlardı. Bu yolda dünya lezzetlerini unutup istirahatlarından vazgeçtiler. Yine bu uğurda vatanlarını terkedip canlarını ve mallarının en hayırlılarını sarfettiler. Öyle çalıştılar ki nihayet din tam mânâsıyla yerleşti; kalbler tamamen Allah’a yöneldi. İman rüzgârları kuvvetli, temiz ve bereketli olarak esmeye başladı. Tevhid ve iman, ibâdet ve takva devleti kuruldu; cennete rağbet arttı. Hidâyetin yeryüzünde yayılmasıyla insanlar gruplar hâlinde Allah’ın dinine girmeye başladı.
Onların hâdiselerini tarih kitapları, haberlerini (yaşantılarını) da İslâm’ın divanları kaydetmektedir. Onlar her zaman için müslümanların hayatında yenilik ruhunun uyanmasına kaynaklık ettiler. Bunun içindir ki İslâm mücâhitleri, ıslâhatçı ve dâvetçileri onlara (sahabilere) nisbet edilen bu hâdiseleri ve hikâyeleri nakledegelmişler; müslümanların gayretini uyandırma ve kalblerini iman ateşiyle tutuşturma hususlarında bunlardan yararlanmışlardır. Fakat öyle bir zaman geldi ki müslümanlar bu tarihe bakmaz oldular ve onu unuttular. Müslüman yazarlar, vâizler ve dâvetçiler son devir zâhitlerinin, şeyh ve evliyalarının haberlerine yöneldiler. Kitaplarını bu zâhitlerin, şeyh ve evliyaların kıssa ve kerâmetleriyle doldurdular. Halk bunlardan başka birşey okumaz oldu. Vaaz meclisleri, ders halkaları, kitap sayfaları bunlarla dolup taştı.
Bildiğimiz kadarıyla bu asırda ashâb-ı kirâmın haberlerinin ve yaşantılarının faziletini, sayfalar arasında gömülü bulunan bu ıslâhatçı ve eğitici servetin İslâm dâveti ve dinî terbiye hususlarındaki önemini ve kalbler üzerindeki tesirini kavrayanların ilki. (Bu kitabın yazarı Muhammed Yusuf Kandehlevî’nin babası) büyük ıslâhatçı, meşhur İslâm dâvetçisi şeyh Muhammed İlyas Kandehlevî’dir. (Vefatı Hicri 1363; M. 1944). Kendisi devamlı olarak bu konularla ilgili kitapları okuyor, okutuyor ve sonra da bunları, anlatma veya hatırlatma yoluyla naklediyordu. Onun Hz. Peygamber’in sîretine ve ashâb-ı kirâmın haberlerine çok düşkün olduğunu gördüm. Bunları talebe ve arkadaşlarıyla müzâkere ediyordu. Her gece içlerinden birisi bu hikâyeleri okuyor, o da diğerleriyle birlikte bunları istekli bir şekilde dinliyordu. Bunların yeniden gündeme getirilmesini, neşredilmesini ve müzâkerelerinin yapılmasını istiyordu. Onun (Muhammed İlyas’ın) kardeşinin oğlu, büyük muhaddis Şeyh Muhammed Zekeriya Kandehlevî, Urduca, orta büyüklükte bir kitap telif etti. Bu kitap sahabilerin yaşantıları hakkında yazılmış olup adı da Hikâyâtu’s-Sahâbe (Sahabilerin Hikâyeleri) idi. (Onun Evcezü’l-Mesâlik ilâ Muvatta-i İmam Mâlik adlı bir kitabı daha vardır). Amcası onun bu kitabını görünce çok sevindi. Halkı Allah’ın dinine dâvet edenlere ve bunun için yolculuklara çıkanlara bu kitabı okumalarını ve müzâkere etmelerini tavsiye ederdi. Söz konusu kitap bugün de, tebliğ yapmak ve Allah yolunda cihat etmek isteyenlerce okunması tavsiye edilen en mühim kitaplardan birisi olup dinî çevrelerde büyük kabul görmektedir.
Şeyh Muhammed Yusuf, babası büyük Şeyh Muhammed İlyas’ın mirasçısı olarak (onun vefatından sonra) tebliğ vazifesini omuzlarına aldı. Hz. Peygamber’in sîreti ile ashâb-ı kirâmın ahvâline olan iştiyakında da ona mirasçı oldu. Esâsen hayatta iken babasına bu hikâyeleri ve dersleri siyer kitaplarından ve sahabenin hayatlarını anlatan eserlerden okuyan da oydu. Onun vefatından sonra da dâvet hususunda çok meşgul olmasına rağmen siyer, tarih ve tabakât kitaplarını mütâlaa etmekten geri kalmamıştır. Bildiklerimiz arasında sahabilerin haberleri ve hallerinin incelikleri hususunda ondan daha geniş bilgi sahibi olan birisi yoktur. Kendisi bu haberleri ve incelikleri her fırsatta nakleder, onlardan en güzel bir şekilde delil getirirdi. Bu haberleri en güzel şekilde derleyen de yine odur. Konuşmalarında, yazışmalarında ve konferanslarında en çok bunları kullanırdı. Konuşmasının, insanları adeta büyüleyen sözlerinin kalbler üzerindeki tesirinin yegâne kaynağı bu tarihî hikâyeler ve doğru kıssalardı denilebilir. Kitleleri fedâkârlık yapmaya, başkasını kendi nefsine tercih etmeye, zorlukları önemsememeye, Allah yolundaki meşakkatlara göğüs germeye sevkeden de bu hikâyelerdir. Onun zamanında Arap ülkelerine, Amerika’ya, Avrupa’ya, Japonya’ya ve Hint Okyanusu adalarına dâvet götürülmüştür. O sıralarda dâvetçilerin ve bu amaçla seferlere çıkanların okuyup aralarında müzâkere edebilecekleri; kalblerini ve akıllarını besleyecek, dinî duygularını coşturup yol gösterecek, canlarını ve mallarını, Allah yolunda seve seve fedâ ettirecek ve onları Allah yolunda hicrete, yardımlaşmaya ve güzel ahlâka teşvik edecek büyük bir kitaba ihtiyaç vardı. Bu, öyle bir kitap olmalıydı ki onu okuyanların nefisleri gözlerinde, gölcüklerin büyük denizler, uzun boylu insanların da yüce dağlar karşısında küçülmesi gibi küçülmeliydi. Yine bunu okuyan müslümanlar amellerini azımsayıp Allah’a dâvet yolunda hayatlarını hiçe sayarak gayrete gelmeliydiler.
Allah Teâlâ, Şeyh Muhammed Yusuf Kandehlevî’ye bu büyük konuda dâvet faziletinin yanısıra böyle bir kitap telif etme faziletini de bahşetmek diledi. Halbuki kendisi ders vermekle, toplantılar düzenleyip irşad ve tebliğ amacıyla büyük yolculuklar yapmakla ve dışardan gelen heyetlerle meşgul olduğundan telif ve yazı hayatından uzak bulunmaktaydı. Bununla birlikte Allah’ın tevfiki ve yardımı ile ve bir de sahip olduğu olağanüstü gayretle telife de zaman ayırabildi. Böylece, çok zor birşey olan dâvetle telifi bir araya getirdi ve Allah’ın izni ve yardımıyla önce İmam Tahâvî’nin Meâni’l-Âsâr adlı kitabının şerhini Emâni’l-Ahbâr adıyla ve büyük ciltler hâlinde şerhetmeye, sonra da Hayâtu’s-Sahâbe adlı kitabı üç büyük cilt hâlinde yazmaya muvaffak oldu. Bu kitabında (Hayâtu’s-Sahâbe’de) siyer, tarih ve tabakât kitaplarında dağınık bir şekilde yer alan konuları derledi. Konulara Hz. Peygamber’in haberleriyle başlıyor; ikinci derecede de sahabilerin kıssalarına yer veriyordu. Bunların özellikle dâvet ve eğitimle ilgili olan; dâvetçileri ve eğiticileri ilgilendiren taraflarını ele alıyordu. Böylece bu kitap dâvetçiler için bir hatırlatma, Allah yolunda çalışanlar için bir azık ve bütün müslümanlar için de bir iman ve yakîn medresesi oldu. Müellif bu kitabı sahabilerin haberlerinden derlemiştir. Ashâbın, tek bir kitapta bulunmaları pek nâdir olan sîret, kıssa ve hikâyelerini bu kitapta biraraya getirmiştir. Bunu yaparken de birçok hadis, müsned, tarih ve tabakât kitaplarını elden geçirmiştir. İşte bunun içindir ki kitap sahabe asrını tasvir etmekte, onların (ashâbın) hayatlarını, hasletlerini, ahlâk ve hatıralarını bizlere nakletmektedir. Kıssa ve haberlerin derlenmesi sırasında yapılan dikkatli araştırmalar kitaba da yansımış ve onun tesirini artırmıştır. Bütün bu özelliklerinden dolayıdır ki bu kitabı okuyan kimse kendisini iman, dâvet, kahramanlık, fazilet, ihlas ve zühd ortamında bulur.
Eğer “Kitap, yazarının kalbinden geçenlerin bir parçası, yaşantısının nümûnesidir; dolayısıyla inançlarından, madde ve mânâsındaki yaşantısından etkilendiği kadar tesirli ve başarılı olur” demek doğru olursa şunu kesinlikle söyleyebilirim ki bu kitap hem etkili olmuş ve hem de gâyesine ulaşmıştır. Çünkü yazarı onu inancından dolayı ve İslâm’a karşı duyduğu muhabbet ve iştiyak şevkiyle yazmıştır. Ashâb-ı kirâm sevgisi onun etine, kanına karışmış; duygu ve düşüncelerini tamamen kaplamıştır. Allah Teâlâ onun ömrünü uzun, hayatını bereketli kılsın! (Müellif Hicrî 1384 senesi Zilkâde ayının 29. günü Lahor’da Allah’ın rahmetine kavuşmuştur; ki bu Milâdî 2 Nisan 1965 tarihine denk gelmektedir).
Bu kitabın benim veya bir başkasının takdimine ihtiyacı yoktur. Çünkü onun müellifi büyük bir insan, ihlas sahibi bir zattır. Tanıdığım kadarıyla ve inancıma göre o ilâhî bir ihsandır. İman ve dâvet kuvvetinde devrin hasenelerinden (güzellik ve nimetlerinden) biridir. Kendisini dâvete veren ve bu yolda herşeyinden vazgeçen, benzerine ancak uzun fetret devirlerinden sonra rastlanılan bir kimsedir. O, hareketlerin en kuvvetlisi, en genişi ve nefislere tesir etme bakımından en muazzamı olan dinî bir hareketi idare etmektedir. Kendisi bu önsözü yazdırmak sûretiyle bana ikramda bulunmuştur. Ben de bu satırları; bu büyük çalışmaya katkım olsun ve beni Allah’a yaklaştırsın diye yazdım. Allah bu kitabı kabul buyursun ve kullarını ondan faydalandırsın.
Ebu’l-Hasen Ali el-Hasenî en-Nedvî
Hicrî 2 Receb 1378 (Milâdî 12 Ocak 1959) Pazartesi Saharanpur
Müellif Muhammed Yusuf Kandehlevî Kimdir?
Müellif Muhammed Yusuf Kandehlevî Kimdir?
Muhammed Yusuf Kandehlevî, Muhammed İlyas Kandehlevî’nin oğlu olup Hindistan’ın Şah Cihan zamanında dindarlığıyla, müderris ve mürşitleriyle tanınmış meşhur bir ailesine mensuptur. Hicrî 25 Cemâdiye’l-Ûlâ 1335 (20 Mart 1917 Salı) tarihinde Hindistan’ın Dehli vilâyetinde dünyaya gelen müellif, ilim ve amelleriyle şöhret bulan bir aile çevresinde büyümüştür. Büyük âlimlerden okumuş, onların terbiye ve murâkabeleri altında yetişmiştir. On yaşında iken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyen Muhammed Yusuf Kandehlevî ilk tahsilinden sonra İslâmabad’da bir hadis mektebinin müdürü olan Şeyh Abdullatif ve benzeri âlimlerden ders almış; daha sonra da amcasının oğlu Şeyh Muhammed Zekeriya Kandehlevî gibi büyük muhaddislerden hadis okuyarak 1354 (Milâdî 1935) dolaylarında mezun olmuştur. Tam bir ilim âşığı olan müellif vaktinin çoğunu ilim tahsiline vermiştir. Hadis öğrenimi esnâsında Tahâvî’nin Meâni’l-Âsâr adlı kitabının şerhinin şerhi olan Emâni’l-Ahbâr isimli kitabıyla telife başlamıştır. Çevresi daima mürşit ve âlimlerle doluydu. Ailesinin bütün fertleri dinî ilimlerde kendilerini yetiştirmiş kişilerdi. Bunların her birinden çeşitli yönlerden feyiz alan Muhammed Yusuf nihayet 21 Recep 1362 (24 Temmuz 1943 Cumartesi) tarihinde babası, büyük mürşit Şeyh Muhammed İlyas’tan icâzet aldı. Bundan az bir zaman sonra babası vefat etti.
Babasının vefatından sonra Şeyh Muhammed Yusuf’un hayatında büyük değişiklikler oldu. Bütün vakitlerini ilme ve telife vermişken ani bir şekilde irşada yöneldi. Artık bir yerde durmuyor, köy köy, kasaba kasaba bütün Hind kıtasını (Hindistan ve Pakistân’ı) dolaşıyor, gece-gündüz, yılmadan-yorulmadan çalışıyordu. Yirmidört saatinin ancak iki veya üç saatini istirahata ayırıyordu; boş vakti yoktu. Katıldığı toplantılarda saatlerce konuşuyordu. Konuşmalarının çoğu Hz. Peygamber’in ve sahabilerinin hayatlarından örnekler vermekle geçiyordu. İrşad ve tebliğ vazifesini yerine getirirken birçok uzun konuşmalar ve meşakkatli yolculuklar yaptı. Yirmi küsür senelik irşad hayatı boyunca elliden fazla büyük toplantı düzenledi. Hindistan’la Pakistan’ın ayrılmasından sonra Doğu ve Batı Pakistan şehirlerine onaltı sefer yaparak buralarda toplantılar tertip edip konuşmalar yaptı. Kendisi İslâmiyet’in beşiği mesâbesinde olan Mekke ve Medine’de de irşad ve tebliğ çalışmaları yapmak ve buraların halkından ilgi görmek istiyordu. Bu şekilde her sene hacca gelenler vasıtasıyla bütün dünyaya yayılma imkânı bulacağını ümit ediyordu. Bunun için de önceleri Hindistan’ın büyük liman şehirlerinde deniz yoluyla hacca gidenlere İslâm’ı tebliğ etmeye başladı; bunların arasından tebliğ vazifesine cân u gönülden katılanlar oluyordu. Sonraları ise Hicaz’a (Arabistan’a) bizzat yolculuklar yaptı; kendisi gitmese bile heyetler gönderiyordu. Onun bu faaliyetlerinden haberdar olan İslâm ülkelerinin yöneticileri onu kendi memleketlerine dâvet ediyorlardı. Başında bulunduğu Tebliğ Cemaati’nin faaliyetleri Hz. Peygamber’in ve ashâb-ı kirâmının yaşantılarını anlatmak suretiyle İslâm dinini tebliğ etmekten ibaretti. Muhammed Yusuf Mekke ve Medine’den sonra Mısır, Sudan ve Irak’a da heyetler göndermiştir. Böylece kısa bir süre içerisinde bu tebliğ ameliyesi bütün Arap yarımadasına yayıldı. Şeyh Muhammed Yusuf Kandehlevî’nin faaliyet merkezi Hindistan’ın Dehli şehriydi. Bu merkeze çeşitli İslâm ülkelerinden devamlı olarak heyetler gelip gitmekteydi. Onun zamanında Teblig Cemaati’nin faaliyetleri Asya, Avrupa ve Afrika’ya yayılmıştı. Onun içten gelen konuşmaları dinleyicilerin kalbinde meşâleler tutuştururdu.
Şeyh Muhammed Yusuf Kandehlevî son hac seferinden döndükten bir yıl kadar sonra, tebliğ ve irşad vazifesini ifa amacıyla, hazırlıklarını tamamlayarak 10 Şevval 1384 (12 Şubat 1965) tarihinde uzun bir yolculuğa çıktı. Gittiği yerlerde tarihin belki de benzerini kaydetmediği büyük ve kalabalık toplantılar düzenleniyordu. Bu toplantılarda bütün kuvvetiyle konuştuğu için ses telleri bozulmuş; öksürük dâhil birçok rahatsızlıklara ve hastalıklara yakalanmıştı. Çıktığı bu büyük yolculuğun sonunda Hindistan’a dönmek üzere olduğu bir sırada Lahor’da düzenlenen büyük bir toplantıda konuştuğu günün gecesinde sabaha kadar ter dökmüş, ertesi günü hastaneye götürülürken yolda vefat etmiştir (Hicrî 29 Zilkâde 1384 Milâdî 2 Nisan 1965). Müellif merhum vefatı esnasında kelime-i tevhidi tekrarlıyor. Hz. Peygamber’e salât u selam getirerek ondan rivâyet edilen duaları okuyordu. Lahor’da büyük bir kalabalık tarafından iki defa cenaze namazı kılındıktan sonra na’şı Dehli’ye götürüldü. Burada da güneşin doğuşuyla birlikte yetmişbin kişi tarafından ikinci bir cenaze namazı daha kılındı. Bu namazı amcasının oğlu, muhaddis Muhammed Zekeriyya Kandehlevî kıldırdı. Namazdan sonra da babasının defnedilmiş olduğu Nizamuddin kabristanına defnedildi.
Müellif merhum orta boylu, elâ gözlü, siyah sakallı ve gür saçlı idi. Çehresi geniş, gözleri parlak ve son derece çekiciydi. Kendisi dalgın görünürdü. Müritlerinin her biri ‘Şeyhim beni herkesten daha çok seviyor’ kanaatinde idi. Sohbetlerinde sadece dinî konuşmalar yapar ve dinlerdi. Samimi ve inançlı bir kimse idi. Özellikle Hz. Peygamber’in ve ashâbının ve onların tâbiinlerinin yaşadığı devirler hakkında derin bir bilgiye sahipti. Bu zat Allah Teâlâ’nın, kendisini üstün ve güzel sıfatlarla donattığı bir hârikası idi. Konuşmaları ve yaptığı dualar dinleyiciler üzerinde büyük bir etki bırakırdı. Öyle ki, onu dinleyenler çoğu zaman ağlarlar, bazan da kendilerinden geçerlerdi. Allah Teâlâ’nın kendisine bahşetmiş olduğu olağanüstü gayret ile kısa bir zamanda hedefine ulaştı. Bütün hayatı dopdolu olmasına rağmen Hayâtu’s-Sahâbe ve Emâni’l-Ahbâr adında iki büyük kitap telif etmiştir. Kendisinden sonra mirasçısı olan oğlu Muhammed Harun onun yolundan gitmektedir. Ruhu şâd olsun! Allah’ın salât ve selâmı onun ve tüm müslümanların üzerine olsun.
Ali ARSLAN İstanbul
1413 1992
Hayâtü’s Sahâbe’ye Giriş – Allah’a ve Rasûlü’ne İtaat Hususundaki Ayetler ve Hadisler
GİRİŞ
1 . Allah’â ve Rasûlü ne İtaat Hususundaki Ayetler
2 . Hz. Peygamber e İtaat, O’na ve Halifelerine Tâbi Olmak Hususundaki Hadisler
3 . Hz. Peygamber ve Ashâbı Hakkındaki Ayetler
4 . Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’in Ashâbı Hakkındaki Ayetleri
5 . Kur’ân’dan Önceki Kitaplarda Hz. Peygamber’in ve Ashâb’ın Zikredilmesi
6 . Hz. Peygamber’in Özellikleri Hakkındaki Hadisler
7 . Ashâb-ı Kiram Hakkındaki Rivayetler
1 . Allah’a ve Rasûlü’ne İtaat Hususundaki Ayetler
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla. 2(Ezelden ebede kadar bütün) Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 3(O) Rahmandır Rahim’dir. 4Ceza Günü’nün sahibidir. 5Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım isteriz! 6Bizi doğru yola ilet. 7Nimet verdiğin kimselerin yoluna!.. Gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna değil!”
(Fatiha Sûresi)
“Çünkü Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O’na kulluk edin! Bu dosdoğru bir yoldur”.
(Âl-i İmrân: 51)
“De ki: (Bana gelince) şüphesiz ki Rabbim, beni dosdoğru bir yola hidayet etti. (Ayakta) dimdik duran bir dine, İbrahim’in hanif dinine… O, müşriklerden olmadı. De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Bunu (tebliğ etmek)le emrolundum ve Ben müslümanların ilkiyim”.
(En’âm: 161-163)
“De ki: Ey insanlar! Ben Allah’ın Rasûlü’yüm. Hepiniz için gönderildim. O Allah ki göklerin ve yerin mülkü O’nundur. O’ndan başka mabud yoktur. Diriltir ve öldürür. O halde Allah’a ve Ümmi Nebi olan Rasûlü’ne iman edin. Allah’a ve O’nun kelimelerine (Kur’an’â) iman eden O (Ümmi Nebiye) tâbi olun. Umulur ki hidâyet olunursunuz”.
(A’râf: 158)
“Her peygamberi, ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat olunsun diye gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettiklerinde sana başvurup Allah’dan af talep etselerdi ve peygamber de onlar için af talep etseydi, kesinlikle Allah’ın tevbeleri kabul edici ve bağışlayıcı olduğunu görürlerdi”.
(Nisâ: 64)
“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Sakın (Kur’an’ı) işitip durduğunuz halde ondan yüzlerinizi çevirmeyin”.
(Enfâl: 20)
“Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ki (bu sayede) rahmet olunasınız!”
(Âl-i İmrân: 132)
“Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Aksi takdirde korkuya kapılır, rüzgârınız (gücünüz-devletiniz) gider. Sabredin! Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir”.
(Enfâl: 46)
“Ey inananlar! Allah’a itaat edin! Rasûlullah’a ve sizden olan idarecilere itaat edin! Bir şeyde ihtilâfa düşerseniz, Allah’a ve Ahiret günü’ne inanıyorsanız eğer onu(n hallini) Allah(ın Kitabın)a ve Rasûl(ünün Sünnetin)e götürün. Böyle yapmanız, sizin için hayırlı ve (netice itibariyle de) pek iyidir!”
(Nisâ: 59)
“Mümin kimseler aralarında hüküm vermek maksadıyla Allah’a (Kitabı’na) ve peygamberine çağırıldıkları zaman onların sözü ancak “Dinledik ve itaat ettik” demeleridir. İşte bunlar var ya! Felah bulacak olanlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eder, Allah’tan korkar ve sakınırsa onlar korkulardan kurtulmuşlardır”.
(Nûr: 51-52)
“(Ey Rasûlüm) de ki: Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki peygamberin) vazifesi, ona yükletilen (peygamberliği tebliğ etmesi)dir. Sizin de vazifeniz, size yükletilen (itaat)tir. İtaat ederseniz doğru yolu bulursunuz. Peygamber’e düşen ancak apaçık bir şekilde Allah’ın emrini tebliğ etmektir. Allah sizden iman edip, salih amellerde bulunanlara (şunu) va’detmiştir: Onlardan öncekileri nasıl iktidar sahibi kıldı ise onları da yeryüzünde iktidar sahibi kılacaktır. Kendileri için beğendiği dinlerini (İslâm’ı, yeryüzünde) sabit kılıp sağlamlaştıracaktır. Onları korkularından sonra güvenliğe kavuşturacaktır. (Çünkü) Onlar sadece bana ibadet eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra küfre saparsa işte onlar fasıkların ta kendisidirler. Namazı (dosdoğru) kılın, zekâtı verin, Peygamber’e itaat edin ki rahmete kavuşasınız”.
(Nûr: 54-56)
“Ey iman edenler! Allah’tan (azabından) sakının ve doğru söz söyleyin. (Böyle Allah’tan korkar da doğru sözlü olursanız) Allah sizin işlerinizi düzeltir (sizi muvaffak kılar) ve günahlarınızı da bağışlar. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse kesinlikle o büyük bir zafer elde etmiştir”.
(Ahzâb: 70-71)
“Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat bahşeden şeylere (ilahi hükümlere) çağırdığında, Allah’a ve Rasûlü’ne icabet edin. Bilin ki Allah kişi ile onun kalbi arasına girer. Ve sizler şüphesiz ki O’(nun huzuru)na götürülüp toplanacaksınız”.
(Enfâl: 24)
“(Ey Muhammed!) De ki: Allah’a ve peygambere itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) Allah kâfirleri kesinlikle sevmez”.
(Âl-i İmrân: 32)
“Kim peygambere itaat ederse, kesinlikle o Allah’a itaat etmiş olur. Kim (de peygambere itaatden) yüz çevirirse (bu durum) seni sıkmasın. Zira seni onların üzerine gözetici olarak göndermedik”.
(Nisâ: 80)
“Allah’a ve peygambere itaat edenler, Allah’ın nimetine mazhar olmuş peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaşlardır!”
(Nisâ: 69)
“İşte bunlar (yetimler, vasiyet ve miraslar hakkında bahsi geçen ahkâm) Allah’ın hudutlarıdır. (Onları geçmek caiz değildir). Kim, Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne itaat ederse, Allah o kimseyi (ağaçlarının) altından nehirler akan cennetlere yerleştirir. O cennetlerde ebedi kalıcıdırlar. Bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. Kim Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne isyan eder, Allah’ın hududunu (koyduğu yasakları) çiğnerse Allah, ebedî kalmak üzere onu cehenneme sokar ve onun için alçaltıcı bir azap mevcuttur”.
(Nisâ: 13-14)
“(Ey Muhammed) Sana enfal (savaşta elde edilen ganimet mallarının kime aid olduğun)dan sorarlar. De ki: “Ganimetler Allah’ın ve Rasûlü’nündür”. Allah’tan sakının! Aranızdaki (anlaşmazlığı) düzeltin. Eğer (gerçekten) mü’min iseniz Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. (Olgun) Mü’minler ancak o kimselerdir ki Allah(ın zatı, azab ile korkutması) anıldığı zaman (havf ve haşyetlerinden) kalbleri ürperir Kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman, bu, onların imanlarını artırır. Onlar (sadece) Rablerine tevekkül ederler (başkasına değil, O’na güvenirler). O kimselerdir ki namazı (hakkını vererek) dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah’a itaat uğrunda) harcarlar. İşte gerçek mü’minler onlardır. Rablerinin katında (cennette) onlar için yüksek mertebeler, mağfiret ve kerim bir rızık vardır”.
(Enfâl: 1-4)
“Mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar birbirlerinin velisidir (dost ve yardımcısıdır). İyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederler. İşte bunlar var ya! Allah onlara merhamet edecektir. Şüphesiz Allah üstündür, hikmet sahibidir”.
(Et-Tevbe: 71)
“(Ey Muhammed) De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın! Allah çokça affeden ve çokça merhamet edendir!”.
(Âl-i İmrân: 31)
“Andolsun ki Allah’ın Rasûlü’nde sizin için, Allah’a ve Ahiret Günü’ne kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça ananlar için güzel bir örnek vardır”.
(Ahzâb: 21)
“Allah’ın o şehirler halkından Rasûlü’ne verdiği fey’ (cinsinden ganimet ve cizye, haraç gibi diğer vergiler) Allah’a, Resüle, (Rasûlün) akrabası bulunanlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Ki (o servet) içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan birşey olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasaklamış ise ondan da sakının ve Allah’ın azabından korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir”.
(Haşr: 7)
2 . Hz. Peygamber’e İtaat, O’na ve Halifelerine Tâbi Olmak Hakkındaki Hadisler
“Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur. Benim tayin ettiğim kimseye itaat eden, bana itaat etmiş olur, ona karşı gelen de bana karşı gelmiş olur” {1}.
“Ümmetimin tamamı -yüz çevirenler müstesna- cennete girecektir. Bana itaat eden cennete girmiş, bana karşı gelen ise cennete girmekten yüz çevirmiş demektir” {2}.
– Hz. Peygamber uykuda iken bir grup melek gelir ve birbirlerine, ‘Dostunuzun (Rasûlullah’ın) durumunu anlatan bir misâl vardır’ derler. İçlerinden bir kısmı ‘O halde bu misâli kendisine anlatın’ der. Bir kısmı da onun uyuduğunu söyleyince, diğerleri ‘Gözü uyuyorsa da kalbi uyanıktır’ derler. Bunun üzerine şöyle anlatırlar: ‘Onun durumu tıpkı şöyledir: Bir adam bir ev yapar, evde bir sofra kurar, sonra da insanları davet etmesi için bir haberci görevlendirir. Haberciye kulak verenler eve girip o sofradan yerler, haberciye kulak vermeyenler ise pek tabii ki ne eve girerler, ne de sofradan yerler’. Meleklerin bir kısmı ‘Bu misâli ona anlatın’ deyince, diğerleri uykuda olduğunu söylerler. Bunun üzerine bazıları ‘Gözü uyuyorsa da, kalbi uyanıktır’ diye cevap verirler. Sonra hepsi birden şöyle der: “Ev cennettir, haberci Muhammed’dir. Kim Muhammed’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur, kim de ona karşı gelirse Allah’a isyan etmiş olur. Muhammed iyi ve kötü insanların birbirlerinden tefrik edilmelerine bir vasıtadır!” {3}
– Beni ve benimle birlikte Allah Teâlâ’nın gönderdiği dinin misâli aynen şu misâl gibidir: “Adamın biri gelir ve kavmine ‘Ben (buraya gelen) bir ordu gördüm. Ben sizi sadece uyarıyorum, kendinizi kurtarmaya bakın, kendinizi kurtarmaya bakın’ der. Kavminden bir kısmı ona itaat eder ve gecenin erken saatlerinde kaçıp kurtulurlar. Kavminin bir kısmı da onu yalanlar ve bulundukları yerde sabahlarlar. Ordu sabahın karanlığında onlara hücum ederek, onları yok eder. İşte bana itaat edip, getirdiğim dine tâbi olanlar ile bana isyan edip, getirdiğim hakkı yalanlayanların misâli aynen böyledir” {4}.
– “İsrailoğulları’nın başına gelenin aynısı ümmetimin başına da gelecektir. Öyle ki, şayet onların içinden alenen annesiyle zina eden olmuşsa, ümmetimden de bunu yapan olacaktır. İsrailoğulları 72 fırkaya ayrıldılar. Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Bütün bu fırkalar biri müstesna, cehenneme girecektir.
[Dipnot]=1. Buharî, (Ebu Hureyre’den)
[Dipnot]=2. Buharî, (Ebu Hureyre’den -merfû olarak-); Câmî, II/233
[Dipnot]=3. Buharî, (Câbir’den); Dârimi (Râbiât’ul-Cereşî’den); Mişkât, s. 21
[Dipnot]=4. Buharî ve Müslim, (Ebu Musa’dan)
Sahabe bu istisna edilen fırkanın hangisi olduğunu sorunca Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz yolun üzerinde olanlar” {5}.
– Birgün Hz. Peygamber namazı kıldırdıktan sonra mübarek yüzüyle bize yöneldi ve gözleri yaşartan, kalpleri ürperten çok tesirli bir konuşma yaptı. Oradakilerden biri: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu konuşma, veda eden bir kimsenin konuşmasına benziyor. Bize ne tavsiyede bulunursunuz?” deyince Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Sizlere Allah’tan sakınmayı, başınıza Habeşli bir köle dahi geçse, onun sözünü dinlemeyi, ona itaati tavsiye ederim; zira ben gittikten sonra içinizden yaşayanlar birçok ihtilafa şahit olacaklardır. O zaman geldiğinde benim sünnetime ve doğru yola ileten reşid halifelerimin sünnetine yapışın, o yola sımsıkı sarılın, âdeta dişlerinizle yapışarak onu kaçırmamaya çalışın. Bid’atlerden kaçının. Çünkü ortaya çıkan her yeni şey bid’attir ve her bid’at de delâlettir” {6}.
– Rabbime benden sonra ashabımın ihtilafını sordum. Bana şöyle vahyetti: ‘Ey Muhammed! Senin ashabın benim katımda göklerdeki yıldızlar mesabesindedir. Bir kısmı diğerinden daha kuvvetli ise de, her birinin nuru vardır. İhtilaf ettikleri hususlarda onların üzerinde bulundukları görüşlerden birine uyan kişi benim katımda hidayet üzerindedir’. Allah’ın Rasûlü şöyle devam etti: Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz” {7}.
– Aranızda daha ne kadar yaşayacağımı bilmiyorum. Benden sonra şu iki kişiye (Ebu Bekir ve Ömer’e) tâbi olun, Ammar’ın gittiği yola gidin, İbn Mes’ud’un size söylediklerini tasdikleyin {8}.
– Benden sonra ölmüş (yok olmuş) bir sünnetimi ihya eden kimseye, o sünnetle amel edenlerin sevabı kadar sevab vardır ve bu sevab o sünnetle amel edenlerin ecrinden kesilerek verilmez. Verilen ecir onların ecrinden bir şey eksiltmez. Çünkü Allah ve Rasûlü’nün ran olmadığı sapık bir bid’ati icad edenin boynuna, o bid’at ile amel edenlerin günahları kadar günah yüklenir ve ona yüklenen günah da amel edenlerin günahından bir şey eksiltmez” {9}.
– Yılan, deliğine döndüğü gibi, din Hicaz’a dönecekir. Dağ keçisi dağın başındaki sığınağına indiği gibi, din de Hicaz’daki sığınağına dönecektir. [Dipnot]=5. Tirmizî, (Abdullah b. Amr’dan)
[Dipnot]=6. Tirmizî, Ebu Dâvud -metin ona aittir-, (İrbâd b. Sâriye’den)
[Dipnot]=7. Rezîn, (Hz. Ömer’den merfû olarak); Cem’ul-Fevâid, II/201
[Dipnot]=8. Tirmizî, (Huzeyfe’den merfû olarak)
[Dipnot]=9. Tirmizî, (Bilâl b. Hâris el-Milzenî’den); İbn Mâce, (Kesîr b. Abdullah’tan)
Din garib olarak başlamıştır ve başladığı gibi ileride de garib olacaktır. Cennet garibler için olsun! Onlar benden sonra benim sünnetimden halkın ifsad ettiklerini ıslah edenlerdir {10}.
– Allah’ın Rasûlü bana (Enes b. Mâlik’e): “Ey oğul! Hiç kimse için kalbinde bir hile olmadığı halde sabahlamaya, akşamlamaya gücün yetiyorsa bunu yap” dedjkten sonra sözlerine şöyle devam etti: “Ey oğul! İşte bu benim sünnetimdendir. Kim sünnetimi severse beni sever, beni seven ise cennette benimle beraber olur” {11}.
– Kim ümmetimin fesadı anında sünnetime yapışırsa onun için yüz şehidin ecri vardır {12}.
– Ümmetimin fesada gittiği zamanda sünnetime yapışan kimse için bir şehid ecri vardır {13}.
– Ümmetimin ihtilafı zamanında sünnetime yapışan kimse ateş korunu eline alan (sıkıntıya giren) kimse gibidir {14}.
– Kim sünnetimden yüz çevirir ve uzaklaşırsa o benden değildir {15}.
– Kim sünnetime yapışırsa cennete girer {16}.
– Kim sünnetimi ihya ederse beni sevmiştir. Kim beni severse benimle beraber cennette olur {17}.
Hz. Peygamber ve Ashâbı Hakkındaki Ayetler ve Hadisler
3 . Hz. Peygamber ve Ashâbı Hakkındaki Ayetler:
Ahzab/40-45-46, Fetih/8-9, Bakara/119, Fâtır/24, Sebe’/28, Furkan/56, Enbiyâ/107, Sâf/9, Nahl/89, Bakara/142, Talak/10-11, Âl-i İmran/164, Bakara/151-152, Tevbe/128, Âl-i İmran/159, Tevbe/40, Fetih/29, A’raf/157.
4 . Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’in Ashâbı Hakkındaki Âyetleri:
Tevbe: 117-118, Fetih: 18-19, Tevbe: 100, Haşr: 8-9, Zumer: 23, Secde: 15, 17, Şura: 26, 29, Ahzab: 23-24, Zumer: 9.
[Dipnot]=10. Tirmizî, (Amr b. Avf’tan)
[Dipnot]=11. Tirmizî, (Enes’ten)
[Dipnot]=12. Beyhâki, (İbn Abbas’tan merfû olarak), Tabarânî, (Ebu Hüreyre’den) Ancak ikinci rivayette ‘Bir şehidin ecri vardır’ şeklinde gelmektedir. Terğib, I/44
[Dipnot]=13. Tabarânî, (Ebu Hüreyre’den); Ebu Nuaym, el-Hilye
[Dipnot]=14. Hâkim Tirmizî, (Ebu Hüreyre’den); Kenz ûl-Ummal, I/47
[Dipnot]=15. Müslim (Enes’ten merfû olarak); İbn Asâkir, (İbn Ömer’den). İkinci rivayetin başında ‘Sünnetime yapışan bendendir’ şeklinde bir fazlalık vardır.
[Dipnot]=16. Darekutnî, (Hz. Aişe’den merfû olarak)
[Dipnot]=17. Sezcî, (Enes’ten)
(Ey müslümanlar) Muhammed erkeklerinizden hiçbirinizin babası değildir. (Dolayısıyla peygamberliğinden önce evlâd edindiği Zeyd’in de öz babası değildir ki, onun boşadığı kadın peygambere haram olsun). O, Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir. (Ahzâb: 40)
Ey peygamber! Şüphesiz ki Biz seni şahid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. (Ahzâb: 46)
(Ey Rasûlüm!) Şüphesiz ki Biz seni (Kıyamette ümmetin üzerine bir) şahid, (inananları cennetle) müjdeleyici ve (inanmayanları da cehennemle) korkutucu olarak gönderdik. (Fetih: 8)
Ki (siz mü’minler) Allah’a ve O’nun peygamberine inanasınız. O’na (O’nun dâvâsına) yardım edesiniz. O’nu yüceltesiniz. Sabah ve akşam O’nu tesbih edesiniz! (Fetih: 9)
(Ey Muhammed!) Doğrusu, Biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu tutulmazsın! (Bakara: 119)
(Ey Rasûlüm!) Biz seni (rahmet ile) müjdeleyici ve (azab ile) uyarıcı olarak hak (Kur’ân) ile gönderdik. Hiç bir ümmet yoktur ki içinden bir uyarıcı (peygamber) geçmiş olmasın. (Fâtır: 24)
(Ey Rasûlüm!) Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve (azabımızdan da) uyarıcı (bir peygamber) olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler. (Sebe’: 28)
(Ey Rasûlüm!) Biz seni ancak müjdeleyici olarak ve korkutucu olarak gönderdik. ((Furkan: 5)
(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya: 10)
O (Allah), Rasûlünü hidayet ve hak dinle gönderendir ki müşrikler istemese dahi onu(n dinini) bütün dinlerin üstüne çıkarsın. (Sâf: 9)
(Zikret) o günü ki her ümmetin içinde kendilerinin üzerine kendilerinden bir şahit göndereceğiz. Seni de (ey Muhammed) onların üzerine şahit getiririz. Biz Kitab’ı sana her şey için bir açıklama, bir hidayet, rahmet kaynağı ve müslümanlar için de bir müjdeci olarak indirdik. (Nahl: 89)
İnsanlardan birtakım beyinsizler; “Acaba onları üzerinde bulundukları kıblelerinden döndüren nedir?” diyecekler. (Ey Muhammed!) de ki: “Doğu ve Batı Allah’ındır. Allah dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara: 142)
Allah onlara şiddetli bir azab hazırlamıştır. O halde ey iman eden akıl sahipleri! Allah’tan korkun. İşte Allah size bir zikir (Kur’an) gönderdi. (Talâk: 10)
(Ve) Allah’ın (emir ve yasaklarını) açıklayan âyetlerini sizlere okuyan bir (de) elçi (gönderdi) ki iman edip salih ameller işleyenleri (küfrün) karanlıklar(ın)dan çıkarsın (diye). Kim Allah’a iman edip salih amel işlerse Allah onu (ahirette) içlerinde ebedî kalmak üzere cennetlere koyacaktır. Allah ona gerçekten güzel bir rızık vermiştir! (Talâk: 11)
Andolsun ki Allah mü’minlere, kendilerine (Allah’ın) âyetlerini okuyan, onları (tebliğatıyla küfürden) arıtan, Kitab ve Hikmet’i öğreten, kendi içlerinden bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. Oysa onlar daha önceleri apaçık bir sapıklığın içindeydiler. (Âl-i İmran: 164)
Nitekim (nimetim olarak) aranızdan size bir peygamber olarak (Hz. Muhammed’i) gönderdik ki size âyetlerimizi (Kur’an’ı) okusun, sizi (şirkten) temizlesin ve size Kitab ve Hikmet’i öğretsin. Sizlere bilmediklerinizi de öğretsin. (Bakara: 151)
(İbadet ederek) Beni anın ki ben de sizi (sevap vererek) anayım! Bana şükredin, nankörlük etmeyin! (Bakara: 152)
Andolsun gerçekten size kendinizden olan bir peygamber geldi. Sıkıntıya düşmeniz O’na ağır gelir. Size pek düşkün, mü’minlere pek merhametli, şefkatlidir. (Tevbe: 128)
Allah’tan (gelen) bir rahmetten ötürü (Ey Muhammed!) sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, kesinlikle etrafından dağılırlardı. Onları affet, onlar için mağfiret dile, iş hususunda onlarla istişare et! (İstişareden sonra) Karar verdiğinde de Allah’a güven! Muhakkak ki Allah, kendisine güvenenleri sever. (Âl-i İmran: 159)
Siz ona yardım etmeseniz de Allah ona (Muhammed’e) muhakkak yardım eder. Hani sadece ikiden biri olarak kâfirler onu çıkardığında, ikisi (Sevr dağındaki) mağarada iken (“Müşrikler ayaklarının dibine baksalar bizi görecekler” diye endişelenen) arkadaşına şöyle diyordu: “Sakın hüzne kapılma! Elbette Allah bizimle beraberdir.” Böylece Allah da ona sakînesini indirmiş, onu sizin görmediğiniz (melekten) ordularla desteklemişti. Küfre sapanların da kelimesini (şirk dâvâlarını) alçaltmıştı. Allah’ın kelimesi (şehadet kelimesi) ise en yüce olandır. Allah üstündür, hikmet sahibidir. (Tevbe: 40)
Muhammed Allah’ın Rasûlü’dür. Onunla beraber bulunanlar da kâfirlere karşı şiddetli (çetin) ve kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükû ve secde edenler olarak görürsün. Onlar Allah’tan bir lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. İşte onların Tevrat’taki vasıflan (budur). İncil’deki vasıflarına gelince; (onlar) bir ekin gibidirler ki filizini çıkardı. Derken onu güçlendirdi, kalınlaştı ve gövdesinin üstüne dikildi. (Ekinin böyle gelişmesi) ekicilerin hoşuna gider. (Allah) Onlarla (müslümanları çoğaltıp gürleştirmekle) kâfirleri de öfkelendirir. Allah onlardan iman edip, salih ameller işleyenlere (Ahiret’te) mağfiret ve büyük mükâfat va’detmiştir. (Fetih: 29)
Onlar yanlarında bulunan Tevrat ve İncil’de yazılmış buldukları o Rasûle, Ümmi Peygamber’e (Muhammed’e) tâbi olurlar. O (Peygamber) onlara marufu (iyiliği) emreder, onları münkerden (kötülükten) nehyeder. Onlara tayyibâtı (temiz şeyleri) helâl, habâisi (kan, dumuz eti, rüşvet ve faiz gibi pis şeyleri) de haram kılar. Üzerlerindeki ağırlıkları (olan bazı sorumlulukları) ve sırtlarında bulunan zincirleri (geçmişteki şeriatların ağır hükümlerini) kaldırır. Ona iman eden, saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla beraber inen o nura (Kur’an’a) tâbi olanlar var ya! İşte onlar felaha erenlerdir. (A’raf: 157)
Andolsun ki Allah (savaşa katılmamak için izin isteyenlere müsaade ettiğinden dolayı) Peygamber’e ve içlerinden neredeyse kalbi kaymak üzere iken güçlük saatinde Peygamber’e tâbi olan Muhacirler ve Ensar’a da tevbe nasib etti. Ve sonra onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir. (Tevbe: 117)
Ve (savaştan) geri bırakılan o üç kişi(nin de tevbelerini kabul etti). Yeryüzü tüm genişliğine rağmen onlara dar gelmişti. Nefisleri de kendilerine dar gelmişti. Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çıkar yol olmadığını anlamışlardı. Allah, tevbelerini kabul için onları tevbe etmeye muvaffak kıldı. Muhakkak ki Allah tevbeleri çokça kabul eden ve çokça esirgeyendir. (Tevbe: 118)
(Ey Rasûlüm!) Andolsun ki Allah o ağacın altında (Hudeybiye’de ölünceye kadar Kureyşlilerle savaşacakları hususunda) sana biat ettikleri zaman mü’minlerden razı olmuştur. Allah onların kalplerindeki (sadakatleri)ni bildi ve onlara sekine (huzur) indirdi. Ve onları yakın bir fetihle (Hayber’in fethiyle) mükâfatlandırdı. (Fetih: 18).
Yine onlara alacakları birçok ganimetler bağışladı. Allah üstündür, hikmet sahibidir. (Fetih: 19)
Muhacirlerden ve Ensar’dan daha önce geçenlerle, (Bedir’de şehid olan ya da vefat edenlerle), onlara güzelce uyanlardan Allah razı oldu. Onlar da Allah’tan razı oldular. Allah onlara altından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük zafer budur. (Tevbe: 100)
Ve (bu ganimet malları) fakir muhacirlere aittir. O muhacirler ki Allah’tan bir fazl ve bir hoşnudluk aramaktadırlar; Allah ve peygamberine (mal ve canlanyla) yardım etmekte iken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır. İşte onlar sadıkların tâ kendileridir. (Haşr: 8)
Muhacirlerden önce (Medine’yi) yurt edinenler ve imana sarılan kimseler (ensar) kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilen şeylerden ötürü gönüllerinde bir istek duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, onları kendilerinden üstün tutarlar. Kim nefsinin hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte kurtulanlar onlardır: (Haşr 9)
Allah kelâmının en güzelini (âyetlerinin biri diğerine) benzer ve tekrarlanmış bir kitap halinde indirdi. Rablerinden korkanların ondan (bu Kitap’tan azap âyetleri okunduğu zaman) derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine (yönelerek) yumuşar. İşte bu Allah’ın hidayetidir. Onunla dilediğini hidayete eriştirir. Allah kimi saptırırsa artık ona hidayet edecek yoktur. (Zümer: 23)
Bizim âyetlerimize ancak, âyetlerimiz hatırlatıldığı zaman büyüklük taslamadan secde etmek üzere yere kapananlar ve hamd ile Rablerini tesbih edenler iman ederler. (Secde: 15)
Hiçbir kimse, işlediklerinin karşılığı olarak kendileri için gözler aydınlığı olacak (nimetlerden) nelerin saklandığını bilmez. (Secde: 17)
O (Allah) iman edip, salih amel işleyenler(in duasını) kabul eder. Lütfundan da onlara daha fazlâsını verir. Kâfirlere gelince; onlar için şiddetli bir azap vardır. (Şûrâ: 26)
Göklerin, yerin ve bunların içinde (yaratıp) yaydığı canlıların yaratılışı da O’nun (kudretinin) âyetlerindendir. O dilediği zaman onları (tekrar) toplamaya kadirdir. (Şûrâ: 29)
(O) mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözünde sadakat gösteren nice erkekler vardır. İşte onlardan bazıları (Allah yolunda şehid olarak) adadığını yerine getirdi. Bazıları da (şehid olmayı) bekliyor. Onlar (sözlerini) hiç mi hiç değiştirmediler. (Ahzâb: 23)
Ki Allah doğruluk gösterenleri sadakatlarından ötürü mükâfatlandırsın. Münafıklara gelince; (Allah dilerse) onlara azab eder, dilerse tevbelerini kabul eder. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir. (Ahzâb: 23)
Yoksa o (inkâr eden kimse), Ahiret’ten çekinip, Rabbinin rahmetini umarak gece saatlerinde secdeye kapanan, kıyamda iken (gecenin saatlerini) ibadetle geçiren kimse (gibi) midir? (Ey Rasûlüm!) De ki: “(Allah’ı veya ilâhî gerçekleri) Bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt ve ibret alırlar. (Zümer: 9)
5 . Kur’an’dan Önceki Kitaplarda Hz. Peygamber’in ve Ashab’ın Zikredilmesi
– Abdullah b. Amr b. As’la biraraya geldiğimizde, ona ‘Bana Allah Rasûlü’nün Tevrat’ta geçen sıfatlarından haber ver’ dedim. O da: ‘Peki vereyim’ dedi ve sözlerine şöyle devam etti: ‘Allah’a yemin ederim ki Hz. Peygamber Tevrat’ta Kur’an’daki sıfatlarıyla vasıflandırılmıştır: “Ey Peygamber! Kesinlikle seni şahid, müjdeci, uyarıcı ve ümmîler için sığınak olarak gönderdik. Sen benim kulum ve rasûlümsün. Sana ‘mütevekkil’ ismini verdim. Sen katı ve kaba bir kimse değilsin. Çarşılarda gezip tozan bir kimse de değilsin. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, fakat affeder, bağışlarsın”. Allah Teâlâ yoldan çıkmış olan millet Lâilâheillallah deyip düzelinceye kadar onun ruhunu kabz etmeyecektir. Onunla kör gözler, sağır kulaklar, perdeli kalbler açılır” {18}.
Vehb b. Münebbih şöyle dedi: Allah Teâlâ Zebur’da Davud kuluna şöyle vahy etti: “Ey Davud! Senden sonra ismi Ahmed ve Muhammed olan bir peygamber gelecektir. O sâdık ve seyyid bir kimsedir. Hiçbir surette ona gazab etmem, o da hiçbir surette beni öfkelendirmez. O bana isyan etmezden önce onun geçmiş ve gelecek günahını affetmişimdir. Onun ümmeti merhamete mazhar olmuş bir ümmettir. Peygamberlere verdiğimin bir benzerini nafilelerden onlara verdim. Nebîlere ve rasûllere farz kıldığım farzları, onlara farz kıldım ki onlar kıyamet gününde bana, nurları peygamberlerin nurları gibi gelsinler… Ey Davud! Ben Muhammed’i ve ümmetini bütün milletlerden üstün kıldım” {19}.
– Abdullah b. Amr, Kâb’a “Bana Hz. Muhammed’in ve ümmetinin özelliklerinden haber ver” deyince, Kâb “Onları Allah’ın Kitabı’nda (Tevrat’ta) tavsif edilmiş olarak şöyle buluyorum: Ahmed ve ümmeti çokça hamdeden kimselerdir. Onlar her hayrın ve her şerrin karşılığında Allah’a hamdederler. Her yükseklikte Allah’ı tekbir ederler Her konakta Allah’ı tesbih ederler. Onların gök kubbesindeki seslenişleri onlar için bir uğultu, namazlarındaki sesleri bal arısının taş üzerindeki sesi gibidir. Meleklerin saf tuttukları gibi onlar da namazda saf tutarlar. Namazlardaki saflar gibi savaşta saf tutarlar. Allah yolunda savaşa çıktıklarında melekler önlerinden ve arkalarından giderler. Ellerinde keskin mızraklar vardır. Allah yolunda bir safta hazır bulunduklarında Allah onlara neşr kuşlarının yuvalarına gölge yaptığı gibi gölge yapar. (Kâb bunu söylerken eliyle işaret etti). [Dipnot]=18. Ahmed (Âta b. Yesar’dan); Buhâri. (Abdullah’tan); Beyhâkî, (İbn Selam’dan); İbn İshak, (Kâ’b’ul-Ahbar’dan); Beyhâkî; (Hz. Aişe’den muhtasar olarak)
[Dipnot]=19. Bidâye, II/326.
Onlar hiçbir zaman kaçarak savaşa sırt çevirmezler” {20}.
– “Onun ümmeti hamdeden kimselerdir. Her hâl üzere Allah’a hamdederler. Her yükseklikte Allah’ı yüceltirler, tekbir getirirler. Güneşi gözetirler. Beş namazı vaktinde eda ederler. Mezbelelikler üzerinde bulunsalar da üzerlerine izar giyerler. Açıkta kalan âzalarını abdest alarak yıkarlar” {21}.
6 . Hz. Peygamber’in Özellikleri Hakkındaki Hadisler
– Dayım Hind b. Ebî Hâle’ye Allah Rasûlü’nün hilyesini sordum. (Bu zat insanları güzel tasvir ederdi). Ben istedim ki Rasûlullah’ın sıfatlarından bir şeyi bana söylesin de ona sarılayım. Şöyle dedi: “Allah Rasûlü iri yapılıydı ve kalplere heybet veriyordu. Yüzü ondörtlük dolunay gibi parlıyordu. Orta boyluydu, ne uzun ne de kısaydı. Başı büyüktü. Saçları dalgalıydı. Saçları ikiye ayrılırsa öyle bırakır, aksi takdirde saçlarını kendi haline bırakırdı. Toplu bir şekilde saçlarını bırakırsa, saçları kulak memesini geçerdi. Açık renkliydi. Alnı genişti. Kaşları hilâl gibiydi, uzundu ve son derece güzeldi. Birbirine çok yakın idiler. Kaşları arasında bir damar vardı ki kızdığında o damar kabarır, görünürdü. Burnunun üst tarafı biraz yüksekti ve inceydi. Yüzünde bir nûr vardı. İyice dikkat etmeyen kimse o nurdan ötürü burnunu kalkık sanırdı. Sakalı gür idi. Gözünün siyahlığı pek fazlaydı. Yanakları düzdü. Ağzı genişti. Dişleri ince ve parlaktı. Ön dişleri seyrekçe ve inci gibiydi. Göğsünden göbeğine kadar ince bir hat gibi kıllar vardı. Boynu fil dişinden yapılmış gibiydi, âdeta gümüş gibi parlardı. Normal bir bedene sahipti. Bedeni dolgundu ve fakat yumruk gibi sımsıkıydı, gevşeklik yoktu. Mübarek karnı ile göğsü aynı hizada (düz idi). Omuzlarının arası genişti. Kemiklerinin başları kuvvetli idi. Kılsız olan azalarında bir nûr parlaklığı vardı. Göğsünün üst tarafındaki çukur ile göbeği arası bir hat gibi cereyan eden kıllarla bitişikti. Bu kıllardan başka karnında ve memelerinde kıl yoktu. Zira iki kolu omuzlan ve göğsünün üstü kıllı idi. Bileklerinin iki tarafındaki kemikleri uzundu. El ayası genişti. Kemikleri mütenasipti. İki el ve ayak parmakları oldukça kalındı. Bütün azaları uzunca ve kalınca idi. Tabanları yerden gayet yüksekti. Ayaklarında yarık ve çatlaklar yoktu. Su ayakları üzerinde durmazdı. Yürürken ayaklarını yerden tam mânâsıyla kaldırır, öyle yürürdü. Adımlarını atarken öne eğilmiş gibi olurdu. Yürüdüğü zaman yürüyüşü süratliydi. Sanki meyilli bir yerden akıp geliyordu. Bir tarafa baktığında bütün vücuduyla döner de bakardı. Gözleri daima eğikti. Göklere bakmaktan daha çok yere bakardı. [Dipnot]=20. Ebu Nuaym, Hilye (Said b. Ebî Hilâl’den), V/386
[Dipnot]=21. Ebu Nuaym, (Kâb’dan başka bir senedde ve daha uzun olarak).
Bakışı düşünceliydi. Arkadaşlarının daima arkasında yürürdü. Kime rastlarsa önce selâm veren o olurdu”.
Hz. Hasan “Dayıma, Rasûlullah’ın konuşmasını anlat dediğimde şöyle buyurdu: “Allah Rasûlü daima mahzun ve düşünceliydi. Onun için rahatlık söz konusu bile değildi. Lüzumsuz konuşmazdı, çok sükût ederdi. Konuşmayı açarken veya kapatırken ağzının avurtlarıyla yapardı. Veciz cümlelerle konuşurdu. Konuşması tane tane idi. Konuşmasında ne fuzûli bir söz vardı ve ne de eksiklik (konuşurken konuşmanın hakkını verirdi, fazlası ve eksiği yoktu). Yumuşak huylu idi. Ne katı ne de kıymetini düşürecek şekilde pejmurde değildi. Nimeti az bir şey olsa dahi büyük görürdü. İyilikleri yermez ve övmezdi. Hakka hücum edildiği zaman hakka yardım tahakkuk edinceye kadar hiçbir şey onun öfkesi önünde duramazdı. (Bir rivayette ‘dünya ve dünya için olanlar onu öfkelendirmezdi’ denilmektedir). Ne zaman hakka hücum edilse o hiç kimseyi tanımazdı. Onun bu husustaki öfkesinin karşısında hiçbir şey durmazdı. Nefsi için hiç kimseye öfkelenmez, intikam almaya kalkışmazdı. İşaret ettiği zaman bütün avucuyla işaret ederdi. Hayret ettiği zaman avucunu çevirirdi. Konuştuğu zaman avuçlarını birleştirirdi (sağ elinin avucunu sol elinin baş parmağının içine vururdu). Öfkelendiği zaman yüzünü tamamen çevirirdi. Sevindiği zaman gözünü kapatırdı. Gülmesinin çoğu tebessümdü. Tebessüm ederken dolu tanelerine benzeyen dişleri ortaya çıkardı”.
Hz. Hasan diyor ki: “Dayım, Hind b. ebi Hâle’den dinlediğim bu vasıfları, kardeşim Hüseyin’den bir zaman için gizledim. Sonra ona bunları anlattım. Baktım ki o benden önce bunları dayımdan almış, dayıma benim sorduklarımı daha önce sormuştu. Baktım ki o, babasından (Hz. Ali’den) Rasûlullah’ın girişini, çıkışını, oturuşunu, şeklini sormuş, cevaplarını da almıştı. Yani peygamberle ilgili her şeyi sormuş, cevabını almıştı”. (Burada bahsi geçen kişi (dayıları) Hz. Peygamber’in üvey oğlu Hind b. Ebi Hâle’dir. Hz. Hatice Validemizin daha önceki kocasından olan oğludur).
Hz. Hüseyin diyor ki: “Babama (Hz. Ali’ye) Rasûlullah’ın eve girişini sorduğumda şöyle anlattı: Rasûlullah kendi evine girmek hususunda pek tabii ki serbestti. Evine vardığında vaktini üçe ayırırdı. Bir kısmını Allah için, bir kısmını aile efradı için, bir kısmını da kendisi için ayırırdı. Sonra kendisi için ayırdığını da kendisiyle halk arasında paylaşır, o vaktini halka ayırım yapmaksızın verir, vaktinden herhangi bir şeyi kendisi için saklamazdı. Ümmeti için ayırdığı zaman için âdeti şöyleydi: Fazilet ehlini kendilerine izin vermekle diğerlerine takdim ve tercih ederdi. Bu taksimâtı o kimselerin dindeki faziletleri nispetinde yapardı. Binaenaleyh bir ihtiyacı olanlar da vardı, iki ihtiyacı da, birçok ihtiyacı olanlar da… Onlarla meşgul olur, hem o kimseleri hem de umumu ıslah edecek şeyler söylerdi. Onların hâlini sorar, onlara uygun olanı kendilerine bildirir ve şöyle derdi: Burada hazır bulunan, hazır bulunmayana tebliğ etsin. Bana ihtiyacını ulaştırmaktan aciz olanların ihtiyaçlarını sizler ulaştırın. Çünkü Allah Teâlâ, ihtiyacını bir emîre iletmekten aciz olan kimsenin ihtiyacını o emîre ulaştıran kimsenin kıyamet gününde iki ayağını da köprü üzerinde sabit kılar!” Rasûlullah’ın katında ancak bu zikredildi ve hiç kimse de bundan başkasını kabul etmezdi. Onlar Rasûlullah’ın huzuruna ancak hayrı umarak, taleb ederek girerler ve bir şey yemeden ayrılmazlardı. Oradan ayrılırlarken de ancak insanları hayra teşvik edici kimseler olarak ayrılırlardı.
Hz. Hüseyin diyor ki: “Babamdan Rasûlullah’ın evden çıkışını sordum, şöyle buyurdu: “Allah Rasûlü kendisini ilgilendirecek konularda ancak konuşurdu. İnsanları birleştirici olur, kaçırıcı olmazdı. Her kavmin şereflisine ikramda bulunur, onlara yardımcı olurdu. İnsanları sakındırırken tebessümü yüzünden hiç eksiltmezdi. Arkadaşlarının durumlarını araştırır, halk arasında bulunanları halktan sorardı. Güzeli güzelleştirir, kuvvetlendirirdi. Çirkini çirkinleştirir, zayıf düşürürdü. İnsanların gaflete girmeleri veya sapmaları endişesinden hiçbir zaman gafil kalmazdı. Onun nezdinde her hâl için bir tedbir vardı. Her zaman ıslah ediciydi. Hak hususunda taviz vermez ve hiçbir zaman hakkı da aşmazdı. Etrafındakiler insanların en hayırlıları idiler. Kimin insanlara hizmeti, faydası ve yardımı çoksa, onun nazarında insanların en değerlisiydi”.
Hz. Hüseyin diyor ki: “Babama Rasûlullah’ın oturuşunu sordum, şöyle buyurdu: “Allah Rasûlü ancak zikir üzerine otururlardı. Belli yerleri kendisine tahsis etmediği gibi, böyle yapmaktan insanları da sakındırırdı. Bir meclise vardığında, nerede meclis bitmişse (boş yer var ise) o noktada oturur ve sahabîlere de böyle davranmalarını emrederdi. Kendisiyle oturan herkese payını verirdi. Onunla oturan hiç kimse, Rasûlullah’ın katında kendisinden daha üstünü olduğu kanaatine varmazdı. Kim Rasûlullah ile oturursa veya bir ihtiyacını Hz. Peygamber’den almak için kendisine giderse, Hz. Peygamber ona karşı sabreder, o peygamberi bırakıp gidici olurdu. Kim Hz. Peygamber’den bir ihtiyacını isterse ya o ihtiyacı yerine getirir veya tatlı söz söyleyerek onu geri gönderirdi. Onun güler yüzü, güzel ahlâkı, o insanları zengin kılmıştı. O insanlar için bir baba gibiydi ve insanlar onun katında hak hususunda müsaviydiler. Onun meclisi ilim, haya, sabır ve emniyet meclisiydi. O mecliste sesler yükselmez, o mecliste hiçbir hürmet ayıpsanmaz, yıkılmazdı, mecliste yapılan hatalar dışarı çıkmaz ve yayılmazdı. Herkes eşit bir şekilde orada oturur, herkes takva ile birbirinden üstün olurdu: Tevazu ehli idiler. O mecliste yaşlı bir insana hürmet edilir, küçüğe merhamet gösterilir, ihtiyaç sahibi öne alınır, garibin hakkı gözetilirdi”.
Hz. Hüseyin diyor ki: “Babama Hz. Peygamber’in yanında oturanlar hakkında nasıl bir tutum izlediğini sordum, şöyle buyurdu: “Allah’ın Rasûlü daima güler yüzlüydü. Yumuşak huylu ve alçak gönüllüydü. Kaba biri değildi, bağırıp çağırmazdı. Hiç kimseyi ayıplamaz, kimseyle alay etmezdi. Hoşuna gitmeyen şeyleri görmezlikten gelirdi. Ondan bir şey ümid eden, ondan ümidini kesmezdi. Kendisiyle ilgili olarak, nefsini üç şeyden (keder, çokça konuşmak ve malayâni sözlerden) uzak tutmuştu. Başkalarıyla ilgili olarak da nefsini üç şeyden uzak tutardı. Kimsenin aleyhinde konuşmaz, kimseyi ayıplamaz, hiç kimsenin kötü tarafını araştırmaz, ancak sevab umduğu konularda konuşurdu. O konuştuğunda onunla oturanlar başlarını eğip, onu dinlerlerdi. Sanki onların başlarına kuş konmuştu (kıpırdama dahi yoktu). O konuştuğu zaman yanındakiler susarlardı, o sustuğu zaman onlar konuşurlardı. Onun katında münakaşa etmezlerdi. Onlar neye gülerse Hz. Peygamber de ona gülerdi. Onlar neden hayret ederlerse, o da ondan hayret ederdi. Yabancı bir kimseye konuşması katı da olsa, yersiz şeyler de söylese sabır gösterirdi, öyle ki ashabı konuşması hususunda kendisine ricada bulunurlardı. O şöyle buyuruyordu: “Bir ihtiyaç sahibini gördüğünüz zaman ona yardımcı olunuz!”. Hz. Peygamber iyilik yapan kimseden sena (övgü) beklerdi. Kimsenin konuşmasını -haksız bir şey söylemedikçe- kesmezdi. Konuşan haksızlık yaparsa ya onu konuşmaktan nehyeder ya da oradan kalkıp giderdi”.
Hz. Hüseyin diyor ki: “Babama Rasûlullah’ın sükûtü nasıldı diye sordum, şöyle buyurdu: O dört konu üzerinde sükût ederdi. Hilm, sakınma, takdir, tefekkür! Takdirine gelince, insanları dinlerken ve onların işine bakarken susardı. Tezekkür veya tefekkürüne gelince, ebedî ve fâni olanlar hususunda teemmül ederken susardı. Allah Rasûlü’ne hilm ve sabır bir arada verilmişti. Hiçbir şey onu öfkelendirmez ve hiçbir şey onun sabrını tüketmezdi. Dört noktada ona hazer verilmişti: En güzelini seçer ve insanlar için dünya ve ahireti bir araya getiren konularda gayret sarfederdi” {22}.
[Dipnot]=22. Ya’kub b. Süfyan el-Fesevî, (Hz. Hasan’dan); Tirmizî, Şemâil (Hz. Hasan’dan uzun bir şekilde); Beyhâkî, Delâil, (Hz. Hasan’dan); İbn Kesir, Bidâye, VI/33; Hâkim, Müstedrek, III/640; Kenz’ul-Ummal (Rûyânî, Tabarânî, İbn Asâkir), IV/32; İsabe, (Begâvî), III/611; Kenz’de hadisin sonu şöyledir: “Hz. Peygamber için dört hususta hazer bir araya getirilmiştir: Uyulması için en güzeli seçer, kaçınılması için çirkini terkeder, ümmetini ıslah eden hususlarda tüm gücüyle görüşünü beyan eder, ümmeti için dünya ile ahiret (faydalarını) birleştiren hususlarda elinden geleni yapar”. Tabarânî, Mecmâ, VIII/275
Ashâb-ı Kiram Hakkındaki Rivayetler
7 . Ashâb-ı Kiram Hakkındaki Rivayetler
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” (Âl-i İmran, 110) ayeti hakkında Hz. Ömer şöyle demiştir: “Eğer Allah Teâlâ dileseydi ‘Küntüm’ (ümmettiniz) lafzı yerine ‘Entum’ (ümmetsiz) lafzını kullanırdı. İşte o zaman hepimiz kastedilmiş olurduk. Fakat Cenabı Hak sadece Hz. Muhammed’in eshabı için hassaten ‘Küntüm’ lafzını kullanmıştır. Kim sahabenin izinden giderse, onlar da insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olurlar” {23}
– Hz. Ömer bu ayeti okuduktan sonra “Ey insanlar! Kim bu ayetin şümûlüne girmek istiyorsa Allah’ın buradaki şartını yerine getirsin” demiştir {24}.
İbn Mes’ud şöyle demiştir: “Allah kullarının kalbine baktı ve Muhammed’i seçip, onu peygamberlikle gönderdi. Onu ilmiyle seçti. Onun ardından insanların kalbine Allah Teâlâ yine baktı ve ona sahabîler seçti. Onları dininin yardımcıları, peygamberinin de vezirleri olarak kıldı. Müminlerin güzel gördüğü güzeldir. Müminlerin çirkin gördüğü de Allah katında çirkindir” {25}.
İbn Ömer şöyle demiştir: “Takip edecek olanlar, ölen kimselerin yolunu takip etsinler ki bunlar Hz. Muhammed’in ashabıdırlar. Onlar bu ümmetin en hayırlısıdırlar. Kalb bakımından en doğruları, ilim bakımından en derinleri, tekellüf (zahmete katlanma) bakımından en azlarıdır. Onlar öyle bir kavimdir ki Allah onları peygamberinin sohbetine almış ve onları dinini insanlara nakletmek için seçmiştir. Binaenaleyh ahlâk ve gidişatınızı onların ahlâk ve gidişatlarına benzetin. Onlar Muhammed’in arkadaşları idiler ve andolsun ki onlar doğru yoldaydılar” {26}.
– İbn Mes’ud şöyle demiştir: “Siz oruç, namaz ve içtihad bakımından Hz. Muhammed’in ashabından daha fazlasını yapsanız da, onlar sizden daha hayırlıydılar”. Dinleyenler “Ey Ebu Abdurrahman! (Bu tabir İbn Mes’ud’un künyesidir) Niçin böyle?” diye sorduklarında, İbn Mes’ud şöyle cevap verdi: “Onlar dünya hususunda daha zahid idiler, ahirete ise daha fazla rağbet ediyorlardı” {27}.
[Dipnot]=23. İbn Cerir, İbn Ebî Hatim (Süddi’den)
[Dipnot]=24. İbn Cerir, (Katâde’den); Kenzü’l-Ummal, I/238
[Dipnot]=25. Ebu Nuaym, Hilve, I/375; İbn Abdilberr, İstiâb, I/6; Tayâlisî, sh. 33
[Dipnot]=26. Ebu Nuaym, Hilye, I/305
[Dipnot]=27. Ebu Nuaym, Hilye, I/136
– Abdullah b. Mes’ud bir kişinin “Dünyada zahid olanlar ve ahireti isteyenler nerede?” dediğini işitince şöyle dedi: “Onlar Cabiye halkıdır (*). Müslümanlardan beşyüzü şehid düşünceye kadar savaşıp geri gelmemeyi şart koştular. Böylece başlarını traş ettiler, düşman ile karşı karşıya geldiler. Bunların haberini getiren kişi müstesna diğerleri hep şehid düştüler” {28}.
(*) Cabiye, Şam memleketinin Havran’da bir köyünün ismidir. Casimiye ile Neva arasına düşer. Hz. Ömer zamanında İslâm ordusunun merkezi idi. Hz. Ömer Şâm’a geldiğinde oraya gelir ve askerlere buyruklarını orada verirdi. O şimdi harabe hâlindedir. Onun yanında büyük bir tepe ve çeşme vardır. Cabiye hâdisesi Şam memleketi sahabeler tarafından fethedilirken olmuştur. İbn Mesud Şam’da savaşan orduların bir neferidir.
– İbn Ömer, bir kişinin “Dünyada zahid olup, ahirete rağbet edenler nerede?” dediğini işitince ona Hz. Peygamber’in, Hz. Ebubekir’in ve Hz. Ömer’in kabirlerini gösterdi ve “İşte senin sorduğun bunlardır” dedi {29}.
– Ebu Erîke şöyle anlatmaktadır: Hz. Ali’nin peşinde sabah namazını kıldım. Hz. Ali sağ tarafına selam verdiğinde epey durdu. Sanki Hz. Ali’nin üzerinde bir musibet vardı. Bu duruş güneş mescidin duvarına vuruncaya kadar devam etti. Güneş bir mızrak kadar yükseldi. Hz. Ali iki rekâtı kıldıktan sonra elini evirdi, çevirdi ve şöyle buyurdu: Allah’a yemin ederim ki, Rasûlullah’ın ashabını gördüm ve fakat ben bugün onlara benzer bir şey görmüyorum. Onlar benzi uçmuş, tozlu-topraklı, gözlerinin arasında keçinin dizi gibi kararmış noktalar bulunduğu halde sabahlarlardı. Bütün gece Allah’a secde ve kıyam ederler, Allah’ın kitabını okurlar ve alınları ile ayakları arasında uyuklar, istirahat ederlerdi. Sabah olup Allah’ı zikrettiklerinde de rüzgârlı günde sallanan ağaç dalları gibi sallanırlardı. Gözleri yaşarır, elbiselerini ıslatacak kadar ağlarlardı. Allah’a yemin ederim ki bu topluluk ise (arkasındakileri kastediyor) gaflet içerisinde gecelemişler, sonra da uyumuşlardır”.
Bu sözlerden sonra Allah’ın düşmanı, fasık ve bağî olan Abdurrahman b. Mülcem kendisini şehid edinceye kadar Hz. Ali’nin yüzünün güldüğünü kimse görmedi {30}.
– Dırâr b. Damre el-Kinanî, Muaviye’nin huzuruna girdi. Muaviye Dırâr’a ‘Bana Ali’nin özelliklerini anlat’ dedi. Dırâr ‘Ey müminlerin emiri! Beni mazur görünüz’ deyince, Muaviye ‘Hayır, mutlaka anlatacaksın’ dedi. Dırâr ‘Mutlaka onu anlatmam gerekirse, o emin, hedefi uzak, kuvvetli bir kimseydi. Hakkı söylerdi, adaletle hükmederdi. İlim onun her tarafından akardı. Hikmet onun her yanından konuşurdu. Dünyadan ürker, dünyanın ahmaklığından kaçardı. [Dipnot]=28. Ebu Nuaym, Hilye, (Ebu Vail’den), I/135
[Dipnot]=29. Ebu Nuaym, Hilye, I/307
[Dipnot]=30. Bidâye, (İbn Ebi Dünya), VIII/6; Ebu Nuaym, Hilye, I/76; Kenzü’l-Ummal, (el-Askeri, Dineverî, İbn Asâkir), VIII/219
Geceye ve karanlığa ünsiyet verirdi. Allah’a yemin ederim, o çokça ağlardı. Çok ve uzun düşünürdü. Elini evirip çeviriyor, kendi nefsine hitab ediyordu. Basit yemekler, kısa (ucuz) elbiseleri severdi. Allah’a yemin ederim ki o içimizden biri gibi değildi. Ona gittiğimizde bizi kendisine yaklaştırır, sorduğumuz sorulara cevap verirdi. O bize, biz ona yakın olmamıza rağmen heybetinden onunla konuşamazdık. Eğer gülerse ipe geçirilmiş inciler gibi olan dişleri görünürdü. Din ehlini tazim ederdi, fakirleri severdi. Kuvvetli bir kimse bâtılında onun kendisine yardım edeceği ümidine kapılmazdı. Zayıf bir kimse de onun adaletinden ümitsiz olmazdı. Allah’ı şahid tutarım ki, onu bazı yerlerde gördüm, gece karanlığı çökmüş, yıldızlar derinliklere çakılmış olduğu halde, mihrabında mübarek sakalını tutmuş, yılanın soktuğu bir kimse gibi kıvranıyordu. Hazin bir kimsenin ağlaması gibi ağlıyordu. Sanki onu şu anda dinliyorum ve Rabbim! Rabbim’ sesleri kulağımdan gitmiyor. O Allah’a yalvarıyor ve sonra dünyaya hitaben şöyle diyordu: “Beni mi aldatmak istiyorsun? Beni mi göze aldın? Heyhat, heyhat! Git, başkasını aldat. Seni üç talakla boşadım. Ömrün kısadır. Meclisin hakir, kıymetsizdir. Tehliken kolayca gelir. Ah, ah, azık azdır. Sefer uzak, yol vahşet içerisindedir!”
Bu sözleri dinleyen Muaviye’nin gözyaşları sakalının üzerine dökülmeye başladı. Gözyaşlarına hakim olamıyordu. Yenleriyle gözyaşlarını siliyordu. Etrafındaki halk ağlamaya başlamıştı. Muaviye ‘İşte Ebu’l-Hasan böyleydi. Allah ona rahmet eylesin. Ey Dırâr! Onun için duyduğun üzüntünün derecesi ne?’ diye sordu. Dırâr ‘Tek çocuğu kucağında kesilmiş, gözyaşları bir türlü durmaz, üzüntüsü bir türlü sükûn bulmaz bir kadının üzüntüsü gibidir’ dedikten sonra kalkıp Muaviye’nin huzurundan çıktı {31}.
– İbn Ömer’e Hz. Peygamber’in ashâbının gülüp gülmedikleri sorulduğunda ‘Evet gülerlerdi ama iman onların kalplerinde dağlardan daha yüce idi’ dedi {32}.
– Hz. Ömer, yüklerini deri içinde taşıyan Yemenli bir kafile gördüğünde ‘Kim Allah Rasûlü’nün ashabına benzeyen kimselere bakmak istiyorsa, işte bunlara baksın’ dedi {33}.
– Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a.) veba hastalığına tutulduğu zaman (ki bu hadise Ramle ile Beyt’ul Makdis arasında bulunan Nevas köyünde hicretin 18’inci senesinde olmuştur. [Dipnot]=31. Ebu Nuaym, Hilye, (Ebu Salih’ten), I/84; İbn Abdilberr, İstiab, (Hemedanlı el-Hirmazî’den), III/44
[Dipnot]=32. Ebu Nuaym, Hilye, (Katade’den), I/311
[Dipnot]=33. Nehhad, (Said b. Ömer el-Kureşî’den); Kenzül-Ummal, VII/163
Burada İslâm ordusunun karargâhı bulunuyordu ve başkumandan da Ebu Ubeyde idi) Muaz b. Cebel’e halka namaz kıldırmasını emreder ve Muaz halka imam olur. Sonra Ebu Ubeyde b. Cerrah vefat edince Muaz, halka şöyle hitabeder: ‘Ey nas! Günahlardan kesin bir tevbe ile Allah’a dönün. Çünkü Allah’ın kulu günahından tevbe ederek Allah’a yöneldiğinde onu affetmek Allah’ın adaletine düşer’. Sonra da şöyle der: ‘Ey insanlar! Siz öyle bir kişinin ölümüyle musibetdâr oldunuz ki, Allah’a yemin ederim Allah’ın kullarından hiçbirisini görmedim ki yaş bakımından ondan daha genç, daha temiz kalpli, daha doğru, insanları felakete sürmek bakımından ondan daha uzak, akıbeti sevmek bakımından ondan daha şiddetli, halka nasihat etmek bakımından ondan daha nasihatçı olsun. Ona rahmet okuyun ve sonra namazını kılmak için sahraya çıkın. Allah’a yemin ederim ki artık hiçbir zaman onun gibisi size kumandan olmayacaktır!’
Halk sahrada toplandı. Ebu Ubeyde’nin cenazesi getirildi. Muaz imam olarak namazı kıldırdı. O kabre getirildiğinde, Muaz b. Cebel, Amr b. el-As, Dahhak b. Kays kabrine indiler. Onu lahde koyup çıktıktan sonra toprakla örttüler ve Muaz b. Cebel ‘Ey Ebu Ubeyde! Yeminim olsun, seni öveceğim ve bâtıl, asılsız şeylerde söylemeyeceğim. Bâtılın Allah’ın gazabını getirip bana yüklemesinden korkuyorum. Bildiğim kadarıyla sen Allah’ı çokça zikredenlerdendin. Yeryüzünde sakin yürüyenlerdendin. Cahillerin hitabına maruz kaldıklarında, onlara selamla karşılık veren kimselerdendin. İnfak ettiklerinde israfa kaçmayan, cimrilik yapmayan, bu iki haslet arasında olanlardandın. Sen Allah’a yeminim olsun ki Allah’tan korkan ve tevazu gösterenlerdendin. Mütevazi olan, yetime ve miskine merhamet eden, kibirli ve hain kimselere bugzeden kimselerdendin!’ {34}.
– Abdullah b. Abbas Muaviye’nin huzuruna girmek için izin istedi. O anda Kureyş’in bütün kabilelerinden Muaviye’nin yanında oturanlar vardı. Said b. As onun sağ tarafında oturuyordu. Muaviye, Abdullah b. Abbas’ın geldiğini görünce ‘Ey Said! Allah’a yemin ederim, bugün İbn Abbas’a öyle sualler soracağım ki cevap vermek onu yoracaktır’ dedi. Said İbn Abbas gibi bir insan senin suallerinin cevabından yorulmaz’ diye karşılık verdi. Abdullah b. Abbas oturduktan sonra Muaviye ona ‘Ebubekir hakkında ne dersin?’ diye sordu. İbn Abbas da şöyle cevap verdi: ‘Allah Ebubekir’den razı olsun. Allah’a yemin ederim ki Ebubekir Kur’an’ı çok okur, dünyaya meyletmekten uzak kalır, kötü konuşmazdı. Münkeri nehyeder, dinini iyi bilirdi. Allah’tan korkar, geceleyin ibadet eder, gündüzleri oruç tutardı. Dünyasında sağlamdı. [Dipnot]=34. Hâkim, Müstedrek, (Ebu Said el-Makburî’den), III/164
İnsanlara adaleti uygulamakta azimliydi. Marufu emrederdi ve kendisi de yapardı. Bütün hallerinde Allah’a şükrederdi. Sabah-akşam Allah’ı zikrederdi. Nasihatlarla nefsini tezkiye ederdi. Takva, iffet, zühd, temizlik hususlarında arkadaşlarından üstündü. Binaenaleyh onun aleyhinde konuşan, onu ayıplayan kimseye Allah kıyamet gününe kadar lanet yağdıracaktır’.
Muaviye ‘Peki Ömer b. Hattab hakkında ne diyorsun?’ dedi. İbn Abbas şöyle konuştu: ‘Allah Ebu Hafs’dan razı olsun. Allah’a yemin ederim ki o İslâm’ın dostuydu, yetimlerin sığınağıydı. İmanın merkezi idi. Zayıfların, korkanların kalesiydi. Halk için bir sığınaktı. Halka yardımcıydı. Allah için çalıştı, sabır gösterdi, yaptıklarının karşılığını Allah’tan istedi. Allah’da dini galib getirdi, memleketler fethedildi. Allah yeryüzünün çeşitli yerlerinde zikredildi. Sahralarda, tepelerde, etraflarda, bölgelerde hep Allah zikredildi. Ömer fahiş sözleri söylemek anında vakurdu. Korkunç devirlerde de, genişlikte de Allah’ı çokça zikrederdi. Her zaman Allah’ı zikrederdi. Kim ona bugzederse, Allah kıyamet gününe kadar ona lanet edecektir’ dedi.
Muaviye ‘Peki Osman b. Affan hakkında ne düşünüyorsun?’ diye sordu. İbn Abbas şöyle dedi: ‘Allah Ebu Amr’dan razı olsun. Allah’a yemin ederim, o insanların en cömerdi, halkın en merhametlisi, en sabırlısıydı. Seferler zamanında ibadet eder, Allah’ı zikir anında çokça gözyaşı dökerdi. Gece gündüz daima düşünür, iyilik ve faziletlere koşardı. Her kurtarıcı noktaya tehlikeden kaçan bir kimsenin kaçışı gibi kaçardı. Asker ve kuyu sahibi idi. (İbn Abbas bu sözüyle Hz. Osman’ın Tebûk gazvesinde sıkıntılı orduyu büyük bir mal ile teçhiz ettiğine ve bir yahudiden Rume kuyusunu satın alıp Medineli müslümanlara vakfettiğine işaret etmektedir). Hz. Peygamber’in iki kızına koca olmak suretiyle onun damadıydı. Kim ona söverse Cenabı Hak kıyamete kadar ona nedamet (pişmanlık) verecektir’.
Muaviye ‘Peki Ali b. Ebî Talib hakkında ne düşünüyorsun?’ dedi. İbn Abbas şöyle dedi: ‘Allah Ebu’l-Hasan’dan razı olsun. Allah’a yemin ederim ki, o hidayetin nişanı, takvanın verasıydı. Aklın yuvası, güzellik ve zerafetin dağı, gece karanlığında yürüyüşün nuruydu. En büyük delile insanları çağırır, daha önceki sahifelerin içindekileri bilirdi. Kur’an’ın teviline vakıftı. Daima hidayet sebeplerine sarılır, haksızlık ve zulmü terkederdi. Tehlike yollarından hakka meyletmiş, gönül vermişti. İman eden ve Allah’tan korkanların hayırlısıydı. Gömlek giyenin, aba takanın efendisiydi. Hac ve umre yapanın efdaliydi. Adalet yapanların en müsamahakârıydı. Peygamberler ve hasseten Rasûlü Ekrem müstesna dünya ehlinin en hatibiydi. İki kıbleye de yönelip namaz kılmıştı. Acaba ehli tevhidden ona deng olan var mıdır? Kadınların en hayırlısının kocası idi. Rasûlullah’ın iki torununun babasıydı. Gözüm onun gibisini görmedi ve kıyamete kadar da görmeyecektir. Kim ona lânet okursa, Allah’ın ve bütün kulların lâneti kıyamete kadar onun üzerine olsun!’
Muaviye ‘Peki Talha ve Zübeyr hakkında ne diyorsun?’ diye sorunca İbn Abbas şöyle dedi: ‘Allah onların ikisine de rahmet eylesin! And ederim onlar afif (doğru) kişilerdi. Müslüman idiler, tahirdiler. Şehid idiler, âlimdiler. Her ne kadar bir kez ayakları sürçtüyse de İslâm’a daha önceki yardımlarından, peygamberine daha önceki sohbetlerinden ve güzel fiillerinden ötürü Cenab-ı Hak onların bu sürçmelerini affedecektir!’
Muaviye bu sefer ‘Peki Abbas hakkında ne diyorsun?’ diye sordu. İbn Abbas şöyle dedi: ‘Allah Ebu’l Fadl’dan razı olsun. Allah’a yeminim olsun ki, o Rasûlullah’ın babasının özbeöz kardeşi idi. Rasûlullah’ın gözaydınlığıydı. Kavimlerin sığınak yeri ve efendisi idi. O Amcaların efendisiydi. Emirleri bilmek, neticeleri çözmek bakımından uzak görüş sahibi idi. İlim onu süslemişti. Onun fazileti zikredildiğinde soylar ve soplar yıkılırdı. Onun aşiretinin şanı zikredildiğinde sebebler uzaklaşırdı. Nasıl böyle olmasın ki? Onu yeryüzünde yürüyenlerin en hayırlısı, Kureyş’ten yürüyenlerin iftiharı Abdulmuttalib yetiştirmişti’ {35}.
[Dipnot]=35. Tabarânî, (Ribî b. Hıraş’tan); Heysemî, IX/160 (rivayeti Tabarânî’den nakleden Heysemî senedte tanımadığı kimselerin bulunduğunu kaydetmiştir)